Anasayfa » Güncel

Sarılıyorum

20 March 2017 No Comment

Aylardır duran bir yazı vardı. Yalancı bir kaç doğum sancısıyla dünyaya gelecek gibi oldu, sonra yine duruldu. İşte bugün ilk kez kucağıma aldım. Adı “Sarılıyorum”.

Yazıyorum;

30 yıllık emektar taburesini her gün yaptığı gibi bir kez daha evinin önüne çıkardı, duvara yasladı.

Evinin duvarlarını özenle akşam güneşinin gökyüzünü boyadığı renk olan turuncuya çalan koyu bir sarı ile boyamıştı. Tabureyi koyduğu yerdeki dökülen duvarlara derin düşüncelerle ve yaşlı gözlerle baktı. Duvarda yaslanacak yeri neredeyse kalmamıştı. Neresine dokunursa dokunsun dökülen sarı duvarları olan eski evinin dili olsaydı…

Vadinin en asi rüzgarlarıyla çarpışan, gözyaşlarından daha acı yağmurlarıyla boğuşan evinin duvarları her yaz boya gerektiriyor, o ise hiç üşenmeden bu yemyeşil vadinin en sevdiği yerine yaptığı evini usanmadan boyuyordu.

 

“Usulca çömeliyorum yine.

Korkuyorum ki şu taburenin pek de sağlam olmayan ayaklarından biri kırılmasın”

 

“Ayaklarımı da uzatacağım bir tabure daha vardı.

Pek de güzeldi ama benden daha çok ihtiyacı olan birinin oldu.

Hiç üzülmedim

Kendi ellerimle komşuma hediye etmiştim”

 

Zira, insan ayaklarını uzatmadan da bu güzel manzaranın tadını çıkarabilirdi ama üzgün oturan komşusuna karşı ayaklarını da uzatamazdı.. Ne kadar da mutlu olmuştu komşusu. Önemli olan da buydu, “paylaşmak. ve nokta.”

Sımsıcak çayını avucunun içine aldı. Ne elini yakan, ne de hızlı hızlı çayı içiren sıcaklıkta bir çay. Basit konuları kafaya takmayacak kadar ılık, önemli konulardan koşabilecek kadar sıcak.

Başını duvara yasladı, ayaklarını dümdüz ileri doğru uzatıp birbirinin üzerine düğümledi. İlkbaharın tatlı serinliğinde bütün günün yorgunluğunu unutabilirdi artık.

“Hızlı unutuyorum artık.

Umursamamak mı yoksa umursanmamak mı bu?

Unutmadan şu evimin duvarlarını boyasam ya yine..

Lakin pek gücüm de yok bu sefer”

 

“Duvarları boyamasam olmaz mı ki acaba?

Ya da, şöyle sade bir sıva, bir de hafif bir kat geçen seneden kalan;

Sarı boya”

 

“Olmaz”

 

dedi kendi kendine.

 

Tekrar yaza giriyordu. Belki de son kez boyamalıydı ama artık gücü yok denecek kadar azdı.

Bazen komşusuna takılır, onunla dertleşir ama hemen ardından da geçen zamana pişman olurdu. Seviyordu konuşmayı ama geveze insanları pek de sevmiyordu.

Durmaksızın konuşmak yerine durmaksızın izlemeyi daha çok sevdiğinden gözlemlemenin tadına bayılıyor, ancak o zaman manzaranın ne anlattığını dinleyebiliyor, rüzgarın fısıldadıklarını duyabiliyor, bulutların hareketlerinden anlam çıkarıp, doğanın ahengine kulak verebiliyordu. Oysa komşusu durmaksızın kafa ütülüyordu. Hoş, o da bir nebze lazımdı.

Komşusu bir gece fırçayı aldı. Evi bir çırpıda boyamıştı.

Azıcık kalan sarı boyayla, var olan bütün gücüyle.

Görünce dayanamadı.

Sarıldı.

Yetmez miydi?

“Sadece” sarıldı.

Yorum Yapın!

Yazıya yorum yapın ya da trackback websitenizden. Ayrıca subscribe to these comments via RSS.

Spam yapmayınız